8 Ocak 2010 Cuma

KAMİ KARACA, MÜNİR NURETTİN SELÇUK VE SALAT-I ÜMMİYYE.

Salat-ı Ümmiyye’yi her dinleyişimde...

Daima merak etmişimdir...

Hangisi daha mükemmel yorumluyor? ...

“Teknik bakımdan bu kadar geniş nefesli bir başka sanatçıya çok az rastlanır. Bir nefeste bu kadar uzun söyleyebilen bir ses işitmemiştim. Tam nefes alacağını sanıyorum, yine devam ediyor¹..” denilen Münir Nurettin Selçuk mu?

Yoksa “Çok çok iyi akort edilmiş bir sazdır ; sanki gırtlağında diyapozon var²” olduğu söylenen Kâni Karaca mı?

Kulağıma güvenemem....

Kararı gönlüme bırakırım...



Gönlüm daima...

Osmanlı Müziği’nin “kusursuzluk anıtı” Münir Nurettin Bey’i değil...

Kâni Karaca’yı seçmiştir...

Her seferinde ...

Salat-Ümmiyye ile başlayan ve beni saran duygu seli üzerinde...

Kırık bir dal parçası dinginliğinde (Yönümün Nirvanaya mı, Fenafillaha mı? olduğunu bilmeden.)...

Çıktığım yolculuğumda;

Bestecisinin Itri olduğu söylense de...

Ermeni asıllı Hatip Zâkiri Hasan Efendi olma olasılığının hayli yüksek olduğunu...

Melodisinin arap yalellilerine değil...

“Gregorian Chant’lara” benzediğini...

Selçuklu adıyla geldiğimiz Anadolu’da...

Bizans’ın kâh yanında kâh karşısında olduğumuzu...

İstanbul’un fethine kadar...

Osmanlı’nın da aynı yöntemi uyguladığını...

İstanbul'un Fethinin savaş tarihine geçecek büyüklükte bir başarı olmadığını...

Aksine, zoru görünce kaçmaya hazır paralı askerlerden ve...

Sivil halktan toplanmış beşbin kişilik Bizans ordusunun...

Yüzbin (Dörtyüzbin diyenler de vardır.) savaşçıdan oluşmuş Osmanlı ordusu karşısında...

53 gün dayanabilmesinin...

Savunma Harpleri tarihine altın harflerle yazılması gerektiğini...

Fetihten sonra...

İstanbul’u Osmanlı yapmak adına...

Türk, Süryani, Ermeni, Yahudi ailelerin getirildiğini...

Araplara asla yüz verilmediğini...

Luther’in “Hıristiyanların Başı’nı” ittir(?) ettiği 1517 yılında...

Yavuz’un “Müslümanların Başı” olma kararındaki isabetsizliğini...

Anadolu halkının tek ve gerçek travmasının “o karar” olduğunu...

Travmanın etkisinin 1923 yılına değin sürdüğünü...

Ama artık halkımızın…..

Siyasilerin palavralarına kulak asmadığını…

“Ulusa sesleniş” yerine “La donna è mobile’yi” ….

Bir şeyhin zırvalarını değil “Ferahfeza Mevlevi Ayini’ni”…

Dinlediğini …

Arkasından…

Yeter lan! …

Adı ne olursa olsun….

Dogma, inak, nas, kutsal…

İşte her neyse onlar …

Yaşam gustomu sınırlıyorlar…

Anlağımı daraltıyorlar…

Dediğini ve…

Tüm paradigmalarını kaldırıp attığını….

Hayal ediyorum…

Ve işte o zaman yeniden “tarih yapan” ülke konumuna yükseleceğimize dair umutlarım artıyor...

Dedim ya hayal işte…

Daldan dala atlıyor…

Okurlar kusuruma bakmazlar umarım…

Olumsuz yorum yapmalarını bile saygıyla karşılarım…(Desem de muhtemelen bozulurum.)…

Sanırım yakında yorumdan  çok “şeyhe” ihtiyacım olacak…

Her ne kadar bazı “tatlı su semenderleri” aksini söyleseler de…

“’İyiliği Emret Kötülüğü Yok et Bakanlığı’ kurulmasına dair kanun teklifi’nin” eli kulağındadır…



¹-Gaspar Cassado. İspanyol çellist.

²-Alâeddin Yavaşça

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder